12/7/2009 ·



Adam saçını ıslatmadan yıkamış,neden?  (çünkü kuru saçlar için yazıyarmuş)
Tavuklar en çok hangi ülkeyi sever?  (Mısır)
Servis yapıldığı halde yenmeyen şey nedir? (tenis topu)
Mantarlar neden şemsiye şeklindedir? (yağmurlu yerde yaşadığı için)
En temiz böcek hangisidir? (hamam böceği)
Kolu var bacağı yok.Dikdörtgeni var karesi yok.  (kapı)
İnsan ne yiyince üzülür (kazık)

23/8/2006 ·
Dilektaşı

 

Adamın biri dünyayı dolaşmak istiyormuş. Yanına bir kese para alıp düşmüş yollara. Az gitmiş uz gitmiş. Sonunda bir köye varmış. Bu köyde çocuklar boynuna ip bağladıkları bir fareyle oynuyorlarmış. Adam hayvana acımış. Çocuklara biraz para verip fareyi kurtarmış.

Yoluna devam eden adam bir başka köye varmış. Bu kez, çocukların bir eşeği zorla arka ayakları üstünde durdurmaya çalıştıklarını görmüş.

Onlara biraz para verip, zavallı eşeği kurtarmış.

Adam, yoluna devam etmiş. Derken başka bir köye varmış. Köyün delikanlılarının toplanıp ayı oynattıklarını görmüş.

Kalan parasını da ayı için verip ayıyı ormana salıvermiş.

Böylece adamın tüm parası bitmiş. Parasız kalan adam yoluna devam etmiş. Bir yandan da parasız pulsuz dünyayı nasıl dolaşacağını düşünüyormuş.

Birden karşısına o ülkenin kralının yaşadığı saray çıkmış. Kraldan yardım istemek gelmiş aklına.  “Koskoca kralın hazinesinden biraz para istesem ne çıkar?” diye düşünmüş.

Saraya girip, kralın huzuruna çıkmış. Dileğini iletmiş. Ama kral çok cimriymiş. Adamın, hazinesine göz diktiğini sanmış. Çok öfkelenmiş. Hemen askerlerine emir vermiş. Zavallı adamı yakalatıp, zindana attırmış. Ertesi gün, adam mahkemeye çıkarılmış. Duruşma sonunda, adamın bir sandığa kapatılıp, yol kenarına bırakılmasına karar verilmiş. Ertesi gün sabah erkenden adamcağızı sandığa kapatmışlar.  Üstüne kocaman bir kilit vurmuşlar.  Sonra dere kenarındaki ıssız bir yola bırakmışlar. Askerler gittikten sonra adam olanca gücüyle bağırmış, yardım istemiş.  Ama boşuna... Bu ıssız yerde onu kimse duymuyormuş.  Zavallı adam artık ölümü  bekler olmuş. Birden sandığın üstünden gelen tıkırtılarla irkilmiş. Sanki biri kilidi kemiriyormuş.  Az sonra kilit kırılmış, kapak ağır ağır açılmış. Adam kendisini kurtaranın bir süre önce çocukların elinden kurtardığı fare olduğunu görmüş. Yanında da ayı ile eşek varmış.

Adam kendisini kurtaran hayvan dostlarına sevgiyle sarılmış.  Dere kıyısına oturmuşlar.  Adam başına gelenleri anlatırken kıyıdaki taşlardan birinin diğerlerinden daha parlak olduğunu fark etmişler.  Hemen taşı alıp incelemeye başlamışlar.

Ayı:
- Şansımız varmış.  Bu, sihirli bir taş.  Artık her dileğimiz gerçekleşir, demiş.
Sonra taşı adama uzatmış ve bir dilek tutmasını istemiş.  Adam bir saray dilemiş ve o anda da dileği gerçekleşmiş. Oradan kervanıyla geçen bir tüccar, bu ıssız yerde birden ortaya çıkan sarayı görünce çok şaşırmış. 
“Yıllardır bu yoldan gelir geçermiş böyle bir sarayı görmemiştim." demiş.  Sonra da sarayın sahibiyle konuşmak amacıyla saraya girmiş. Adamın karşısına çıkıp:
- Bu sarayı, bu kadar kısa sürede nasıl yaptınız?  Çok şaşırdım doğrusu! diye sormuş.
- Ben yaptırmadım.  Her şey sihirli taşın sayesinde oldu, demiş adam da.

Düzenbaz tüccar:
- Taşı bana satarsan tüm mallarımı sana veririm, demiş.  Adam razı olmuş, taşı vermiş.
Tüccar taşı alıp gitmiş. O anda da tüm sihir bozulmuş. Adam, kendini yeniden sandığın içinde bulmuş.  Taşı verdiğine pişman olmuş.  Ağlayıp sızlamış. Az sonra sandığın üstünden tıkırtılar işitmiş.  Farenin yine kendini kurtarmaya geldiğini anlamış.  Ancak fare ne kadar uğraştıysa da bu kez kilidi açamamış. Fare, eşek ve ayıyı bir telaştır almış.  Sevgili dostlarını sandığın içinden kurtarmanın bir yolu olmalıymış.  Düşünüp taşınmışlar. 
Ayı:
- Sihirli taşı geri almalıyız.  Başka çaremiz yok! demiş.  Birlikte tüccarın sarayına yollanmışlar.  Saraya yaklaşınca ayı:
- Fare kardeş sen kapı aralığından içeri bir bak.  Sihirli taşın yerini öğren.  Sonra onu almanın bir yolunu buluruz, demiş.

Bunun üzerine fare saraya girmiş.  Tüccarın yatak odasına kadar çıkmış.  Sihirli taş aynalı bir sehpanın üzerinde duruyormuş. Taş duruyormuş durmasına ama iki öfkeli kedi de taşın yanında nöbet tutuyormuş. Fare korkuyla oradan hemen uzaklaşmış. Arkadaşlarının yanına dönünce gördüklerini anlatmış. Kafa kafaya verip bir plan kurmuşlar.

Eşek:
- Sen yine aynı şekilde içeriye girersin. Orada bir deliğe saklanırsın, demiş.
Ayı:
- Tüccar uyuyunca sessizce yatağa çıkıp, saçını çekiştirir, burnunu kemirirsin, diye devam etmiş. 
Fare hemen işe koyulmuş. Planladıkları gibi tüccarın uyumasını beklemiş. Sonrada çıkıp burnunu kemirmiş. Saçlarını çekiştirmiş. Korkuyla uyanan tüccar:
- Fareler burnumu kemiriyor! Bu sersem kediler hiçbir işe yaramıyor! Diye bağırıp çağırmış. Sonra da kedileri saraydan kovmuş. Ertesi akşam, tüccarın, uykuya daldığı saatlerde üç arkadaş saraya girmişler.  Aynalı sehpanın üzerinde duran sihirli taşı sessizce almışlar. Geldikleri gibi kimse duymadan sarayı terk etmişler.  Bir an önce sandığa ulaşmak için olanca güçleriyle koşmuşlar, koşmuşlar. Karşılarına bir nehir çıkmış. 
Eşek:
- Eyvah, nehri nasıl aşacağız? diye endişelenmiş.  
Ayı sakin sakin:
- Ben yüzme biliyorum.  Sen benim sırtıma çıkarsın.  Ağzına da sihirli taşı alırsın.  Fare kardeşi de başına oturtursun.  Kolayca nehri aşarız, demiş. Böylece birlikte yüzmeye başlamışlar.  Onların bu hali kuşları, kurbağaları çok güldürmüş. Neşe içinde yüzmeye devam ederken, ayı başlamış böbürlenmeye:
- Ne kadar da cesuruz değil mi arkadaşlar?  Bizden daha yürekli kim var şu ormanda?  Bu sözlerine fare de katılmış. Ama eşek ağzını açamadığından onlara katılamıyormuş. 
Ayı:
Neden cevap vermiyorsun?  Bu yaptığın çok ayıp eşek kardeş! demiş. Bu sözlere daha fazla dayanamayan eşek konuşmak için ağzını açınca dilek taşını suya düşürmüş:
- Şu yaptığına bak!  Sana cevap vereceğim diye taşı suya düşürdüm, diye ayıya kızmış.
Ayı, sakin sakin:
- Telaş etmeyelim.  Bir çaresini bulur, taşı sudan çıkarırız.  Önce kıyıya çıkalım, demiş. Kıyıya varınca kafa kafaya verip düşünmüşler. 
Ayı:
- Bütün kurbağaları çağıralım.  Onlardan yardım isteyelim, demiş.  Sonra, eşek tüm kurbağalara seslenmiş:
- Bize yardım edin arkadaşlar!  Sihirli taşı bulamazsak hayvan sever dostumuz ölene dek sandıktan çıkamayacak, demiş.
 -Bu sözleri duyan kurbağalar suya dalıp buldukları tüm taşları kıyıya çıkarmışlar. Kıyıya yığılan taşların arasından bir tanesi pırıl pırıl parlıyormuş. 
Fare:
- Yaşasın!  Aradığımız taş işte burada! diye bir çığlık atmış.
Olanlar ayıyı çok duygulandırmış.  Söz alıp, dayanışmanın ve yardımlaşmanın önemini belirten bir konuşma yapmış. Kurbağaların davranışlarını övmeyi de unutmamış.  Daha sonra üç arkadaş sandığı açıp, hayvan dostu arkadaşlarını kurtarmışlar.  Taşı da ona vermişler.  Adam, taştan tekrar sarayında olmayı dilemiş.  Dileği anında gerçekleşmiş. O bölgenin de kralı olmuş.  Yardımsever üç arkadaşıyla birlikte ömür boyu mutluluk içinde yaşamış.

30/4/2006 ·
Rüzgarın Yaramazlığı

 

Söğütlü köyde herkes rüzgardan şikayetciydi. Yaşlı dede, ekmek pişirdiği fırında ateşi söndürdüğü için kızıyordu rüzgara. Yaşlı nine, sokağa çıkmasına izin vermediği için içerliyordu. Ayakkabıcı ustası, dükkanının pencere pervazları arasındaki deliklerden içeri girip soğuttuğu için sinir oluyordu.

Köyde sadece küçük çocuk seviyordu rüzgarı.
"Anneciğim gel bak rüzgar ne tatlı esiyor."
"O tatlı değil yavrucuğum. Hınzırın tekidir rüzgar. Onun insafsızlığından bu yıl hiç ürün vermeyecek bitkiler. Çünkü bitki tozlarını çok uzağa götürüyor. Belki ekmeğimiz bile olmaz bu yıl."

Ekmek lafı küçük çocuğa rüzgarı unutturmaya yetmişti bile.

"Anneciğim bana yağlı ekmek verir misin?"

Rüzgar ise kimsenin kendisini sevmediği bu köyü terketti.
"Gerçektende beni sevmemekte haklılar" diye düşündü.
"Islık çalar gibi eserim, fırtına gibi kükrerim. Benden korkuyorlar, bu doğru. Ama başka nasıl davranılır bilmiyorum. Ne yapabilirim?"
Rüzgar horozun yanına gitti. Ondan kendisine şarkı söylemeyi öğretmesini istedi. Ama horoz sadece ötmesini biliyordu. Kurbağaya gitti.Oda yardım edemedi.


Çaresiz kırlarda dolaşırken karşısına bir korkuluk çıktı. Ama bu korkuluk ekinlerin ortasına yerleştirilip, kuşları kaçırması gereken diğer korkuluklardan farklı idi.
Güzel bir genç kız gibi giydirilmişti bu korkuluk. Başında zarif bir şapka, ayaklarında ipek eteklik vardı.

Rüzgar bu kıza yaklaşmaktan korktu. Önce hanımeline gitti, ondan güzel kokular aldı. Sonra kıza yaklaştı. Ama o kadar tedirgindiki acemilikle gerektiğinden fazla esti. Kızın şapkası uçtu, etekleri havalandı. Rüzgar çok utandı. Korkuluk kızla konuşamadan oradan uzaklaştı.

Ağlamaklı oldu, köye dönmeye karar verdi. Yolda buğday tarlasında küçük çocuğu gördü. Annesi tarlada çalışıyor, ekin topluyordu. Küçük çocuk ise ağaca salıncak kurmuştu. salıncakta uyuyordu.

Rüzgar kendisini seven tek insan olan küçük çocuğu görünce çok sevindi. Onuda sevindirmek istedi. Usul usul esmeye başladı. okadar tatlı ve uysal esiyorduki bütün ekinler başlarını diktiler. Başaklar açıldı. Artık küçük çocuğun annesi daha rahat çalışabilirdi. Küçük çocuk ise bunlardan habersiz tatlı tatlı uyuyordu. Rüyasında rüzgarla oynuyordu.


27/4/2006 ·
Kar Dansı

 

Camdan gecenin karanlığına lapa lapa düşen karı seyrediyordu. Avuç içi kadar kar taneleri, sanki duyulmaz bir melodinin büyüsüne kapılmış gibi dans ediyorlardı havada.

Küçücük elleriyle, nefesinden iyice buğulanmış camı sildi. Elleri üşümüştü. Islak avuşlarını  geceliğinin  eteklerine silip, derin bir iç çekişiyle titredi. Kar... Ne kadar da güzel yağıyordu. İçinde küçük bir kar tanesi olmak için dayanılmaz bir istek duydu. Evet... Evet... Nasıl bir duyguydu acaba kar tanesi olmak?

Şebnem, kaç dakikadır camın önündeydi, kaç saattir, farkında değildi ama minicik burnunun giderek üşüdüğünü, üşüyüp kızardığını hissediyordu. Sonra yanakları, alnı... Derken elleri ve ayakları da donmaya başladı.

“Ayyy... Ne kadar da soğuk... ” demesine kalmadı, birden güzel bir melodiyle havada uçar gibi dans ettiğini fark etti. Odası, yatağı giderek küçülüyordu aşağıda... Sonra evi, bahçesi... Okul yolu, şehir meydanı... Bir yandan dans ederken bir yandan da giderek uzaklaşıyordu kentten... Öylesine mutluydu ki, öylesine zevkle dans ediyordu ki, bir an olsun korkmadı bile.. Kendisini kar dansının büyülü melodilerine kaptırmıştı artık...

“Şaşılacak  şey,” diye düşündü. “Artık hiç üşümüyorum... Üstelik kar fırtınasının tam göbeğinde delicesine dans ettiğim halde yorulmuyorum da... ” Sonra birden ormanlık dağ yolunda bir karaltı ilişti gözüne... “Acaba kaya mıdır, yoksa bir ayı mı? ” derken, karaltının kıpırdadığını gördü.“Bu bir çocuk,” diye haykırdı... “Karların arasında bir çocuk yatıyor...”Birkaç dönüş yapıp, soğuktan morarmış yanağına kondu. Çocuk zorlukla gözlerini açıp, çevresine baktı. Kollarının arasında bir başka kıpırtı ilişti Şebnem’in gözüne... Arkadan bir de ses işitti. “Meeee...” “Bir kuzu... Bir kuzu bu! ” diye şaşkınlıkla haykırdı Şebnem... Şimdi anlıyordu... Küçük çoban donmasın diye sevgiyle ısıtıyordu kuzucuğunu... Peki ya kendisi ne kadar dayanabilirdi bu tipiye?

Şebnem küçük çobanın yanağından öptü. Kalbindeki tüm sevgiyi, yaşama sevincini ona aşılamaya çalışıyordu. Kimbilir belki de başarmış olacak ki, küçük çoban son bir gayretle ayağa kalktı. Kuzucuğunu kalın kepeneğinin göğsünde sakladı... Bir adım ... Bir adım daha derken, birkaç metre daha sürüklendi... Aaaa... O da ne? İleride bir ışık mı vardı? Yoksa kar körlüğü mü olmuştu da gözü yanıyordu? Peki ya seslere ne demeli? Evet evet... Muhtar amca sesleniyordu işte... “Ali... Ali...” son bir gayretle onlara doğru atıldı. Kurtulmuştu.

Ertesi sabah herkes Ali’nin tipiden nasıl kurtulduğunu.... Üstelik bir de yavru kuzuyu sağ salim köye getirdiğini anlatıyordu birbirine. Ali’ye gelince... O da anacığına anlatıyordu kendince öyküsünü:

“İnan anam,” diyordu. “Beni bir kar tanesi kurtardı. Eğer yanağımda onun sıcaklığını duymasaydım, yüreğimde sevgisini hissetmeseydim o çukurdan çıkamazdım.”

Anası ise “Düş görmüşsün sen oğul,” diyordu...“Ama iyi ki görmüşsün...” Düş müydü dersiniz? Sevginin gücüyle zorları başarmak düş olur mu hiç?   
    
Nur İÇÖZÜ/Kar Tanesindeki Çocuk
BU YAYINLARI

28/3/2006 ·
Kendini Beğenmiş İstiridye

 

Bir varmış, bir yokmuş... Beyaz dantelli, masmavi dalgalarıyla uçsuz bucaksız kumsalı okşayan denizlerden birinde bir istiridye ailesi varmış. Hani yazın deniz kenarında oynarken bulduğumuz, istiridye kabukları var ya, işte o elbiseleri sırtında taşıyan bir aileden söz ediyoruz. Evet ne demiştik bu istiridye ailesi pek kalabalıkmış... Kiminin elbiseleri rengarenk, kiminin ki bembeyazmış. Hepsi birbirlerini pek sever, deniz gibi dünyalarında sevgi içinde yaşarlarmış. Komşuları yengeçlerle, minarelerle, deniz yıldızlarıyla da çok iyi geçinirlermiş. Bazen de yosun ormanlarında piknik yaparlarmış.

Günlerden bir gün, oldukça iri, pembe ışıltılı elbisesiyle gerçekten de çok güzel olan Pembeli’nin etekleri arasına kum tanesi sıkışıvermiş. Pembe istiridye, önce bu minicik kum tanesinden pek rahatsız olmuş. Silkelenmiş, eteklerini açıp kapamış, ama boşuna! Minik kum tanesini bir türlü içinden atamamış. Zaman geçtikçe de acısı azalmış, rahatsızlık duymaz olmuş. Hatta o kum tanesini unutuvermiş bile.

Komşuları Yandanbacak Yengeç Hanımın evine misafirliğe gittiği bir  gün, şöyle bir eteklerini savurup, deniz kestanelerinden birinin yanına oturmuş.Oturmuş oturmasına ya, oturmasıyla Yandanbacak Hanımın çığlığı basması bir olmuş.

- AAA! Eteklerinin arasında pırıl pırıl parlayan şey de ne öyle?

Pembelinin yüreği HOP oturmuş HOP kalkmış! Eteklerini açmış, kapamış. Açmış, kapamış. Derken bir de ne görsün? Kıvrımların arasında pırıl pırıl minicik bir nokta çapkın çapkın göz kırpmıyor mu?

Ay, Ay, Ay! Sen nerden çıktın böyle? Diye bağırma sırası ona gelmiş bu kez...

Onların bu şamatasına, az ilerde oturan Midye Nine koşmuş.

Hey... Neler oluyor öyle? Niçin bağrışıp duruyorsunuz?
Yandanbacak Yengeç Hanımla, Pembeli hemen olanları anlatıp, pırıltılı noktayı ona da göstermişler. Ah bir görseniz, Midye Nine ne gülmüş, ne gülmüş.bir yandan da “Sizi gidi cahil çocuklar sizi,” diyormuş. “Bunda korkacak, telaşlanacak ne var? O gördüğünüz şeye İNCİ derler. Pek de kıymetlidir haberiniz olsun. Sakın onu herkese göstereyim deme Pembeli... Hatta saklamaya çalış, yoksa senin için iyi olmaz.”

Sen misin bunu söyleyen? Pembeli zaten kendini beğenmiş ya, bu defa da kibirli olmuş. Çıkmış bir kayanın tepesine kurulmuş. Artık ne kimseyle bir oyun oynuyor, ne de ailesine ev işlerinde yardımcı oluyormuş.

Anlayacağınız, “İNCİLERİM DÖKÜLÜR”diye ödü kopuyormuş. Önce arkadaşları bu işe kızmışlar.onu yeniden aralarına çekmeye çalışmışlar, ama sonunda herkes günlük işlerine dalıp onu unutmuş.

Bu arada Pembeli’nin incisi de her geçen gün biraz daha büyümüş, biraz daha ışıltılar saçar olmuş. Pembeli, incisiyle övünüyormuş ki Midye Nine’nin öğüdünü bile unutmuş. Gelene geçene incisini gösterip duruyormuş. Koca okyanusta, onun incisinin güzelliğini duymayan kalmamış. 

Günler günleri kovalamış. Derken bir gün, Pembeli’nin gözleri kuvvetli bir ışıkla kamaşıvermiş. Bir de bakmış ki, o güne kadar hiç görmediği iki yaratık çevresinde yüzüyor. Ellerindeki ışıklı bir cihazı da etrafa tutup duruyor. Pembeli bu, incisini göstermeden durur mu? Hemen elbisesini şöyle bir savurmuş. İnci, kuvvetli ışık altında öyle bir parlamış, öyle bir parlamış ki, nerdeyse etrafını apaydınlık yapmış. Ve pembeli ne olduğunu anlayamadan, bir el uzanıp, onu kayadan koparmış. Kendisi gibi pek çok istiridyenin daha bulunduğu bir torbaya atıvermiş.

Pembeli başına gelenleri anlamış anlamasına ya, artık kurtuluş olmayacağının da farkındaymış.  Kendi kendine, “Ah keşke Midye Nine’nin öğüdünü tutsaydım,” diye ağlamaya başlamış. “Çevremdeki dostlarımı kırmasaydım hepsi beni inci avcılarından korurdu.”

Ya işte böyle arkadaşlar... Pembeli incisiyle övündüğüne, dostlarını kırdığına pek pişman olmuş, ama ne demişler, “SON PİŞMANLIK FAYDA VERMEZ”.

Nur İÇÖZÜ/Kibritçi Dede

28/3/2006 ·

28/3/2006 ·

11/3/2006 ·

11/3/2006 ·

« Önceki ::